Hangisi Daha Zor? Yazar Olmak mı? Okur Olmak mı?
Her yazar iyi bir okur olmak zorundadır. Ama her okurun iyi bir yazar olmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Okumak ve yazmak birbirleriyle ilişki içinde görünseler de aslında çok farklı iki sanat türüdürler.
Yazar ve okur arasındaki ilk fark; ilhamdır. İlham yazarın icra ettiği sanatın iki sac ayağından biridir. Hatta en önemli olanı. İlhamsız yazılan satırlar çoğu zaman içi boş karalamalara dönüşür. Okurun ilhama ihtiyacı yoktur. Okuma eylemi bazen ilham arayışının kendisidir. Virginia Woolf yazmak için masa başına oturan fakat bir türlü yazmayan kimseler 10-15 dakika kadar kitap okumayı tavsiye eder. Yazarın aradığı ilhamı, okuduğu satırlarda bulacağına inanır. Tabi ilhamın nereden geleceği de belli olmaz.
Yazar da okur da belirli bir birikime sahip olmalıdır. Aradaki tek fark yazarın ciddi bir birikime sahip olması gerektiği, okurun ise bazı kitap türlerinde birikime ihtiyaç duymasıdır. Yazar yazacağı konu ne olursa olsun ilmi alt yapı olmadan yazamaz. Okur da ilgi alanlarının dışındaki bir sahada okuma yapmaya kalkışırsa bilmediği bir dildeki metinle boğuşmaktan farkı olmaz.
![]()
![]()
İkisi de ciddi enerji ister. Yazmak da okumak da zihin potansiyelinin yaklaşık %80’ini kullanır. Ve aynı şekilde bu iki eylem zihin sahasının hatırı sayılır bir bölümünü işgal eder. Mesela roman okumanın insanı mutlu ettiği bilimsel açıdan tespit edilmiştir. Bunun arkasında, kurgusal metnin zihni yoğun şekilde meşgul etmesiyle beraber, mevcut hormonal yapının düzenini süreli olarak bozması yatar. Yazma eyleminin de insanı strese sokması, ruhsal bir inkıraz ve zihinsel bir inkıbaz yaşatmasının da arkasında bu neden yatar. Kısacası yazar da okur da hemen hemen aynı enerjiyi sarf ediyor olsa da aralarında tek fark vardır; birincisi menfi, ikincisi müspet bir netice doğurur.
Zihin her zaman aynı formunu koruyamaz. Kimi zaman şiddetle parlar, kimi zaman da sislenir. Bir yazarın en nefret ettiği şeydir bu. Duru bir zihinle masa başına oturamamak saatlerce boş oturmanın habercisi olabilir. Okur bu konuda rahattır. Çünkü okumak -kitabına göre fark eder- bir yerde dinlendiricidir. Zihnin en meşgul ve yoğun olduğu zamanlarda bile uygun şartlar yakalanabilirse kitap okunabilir. Ama asla yazı yazılamaz. Bu yüzden yazarlar kendi biyolojik saatlerini çok iyi bilirler ve günün en verimli anlarını tespit ederek bu işe ayırırlar.
![]()
![]()
Yazar okuru, okur da yazarı anlamaya çalışır. Yazar, her yazıyla varlıklarından bihaber olduğu kimselere mektup gönderir. Meçhule giden bu mektup, adresini bulduğunda, işte asıl o zaman macera başlar. Okur, her satırda her sayfada yazarın zihnin içinde serazat gezinmeye başlar. Onu anlamaya, anlamlandırmaya ve en önemlisi de tanımaya çalışır. Buradaki tek fark şudur; yazar, yazarken, yazdıklarını okuyacakları dikkate alarak işini icra eder. Ama hiçbir okur, düşündüklerini yazarı dikkate alarak düşünmez. Yazar, okuru memnun etme derdindeyken, okur, bir şekilde yazarı tenkit etme/edebilme mücadelesi verir.
Burada anlatılanların tek istisnası “kutsal” metinlerin yazarları ve onların okurları arasındaki ilişkidir. Yazar ve okur arasındaki bağlantı, araya kutsalın girmesiyle bambaşka bir forma evirilir. Kutsaldan gelen kutsal metin, okur tarafından sorgulanamaz ve göz ardı edilemez olur. Dolayısıyla buna bağlı olarak okuma biçimleri de değişir. Eleştirinin yerini anlama ve yorumlama alır. Okumanın yanında bir de ritüel denilen pratikler ortaya çıkar. Ama bu çok daha farklı bir dersin konusudur elbette. İlgilisi teolojik hermenötik ile ilgili eserlere bakabilirler.