İbn Arabî ve Spinoza’ya Yakından Bakmak
Farklı evren ve Tanrı tasavvurlarıyla geniş kitleleri etkileyen iki filozofa yakından bakıyoruz.
Muhyiddin İbni Arabi vs Baruch Spinoza
Biri Hollandalı Yahudi, diğeri Endülüslü Müslüman. Kendi çağlarının en fazla ses getiren iki ismi. Aralarında pek çok fark bulunsa da ortak bir kadere sahiptiler; anlaşılmamak.
İbni Arabi, Arap dünyasında cömertlikleriyle meşhur olan Tayy Kabilesine mensuptu. Spinoza ise Safaradi olarak bilinen bir Yahudi meşrebine. Her ikisi de oldukça şanslıydı. Çünkü İbni Arabi’nin doğduğu devirde Endülüs, Spinoza’nın da yaşadığı dönemlerde Hollanda, birer ilim merkeziydiler. Endülüs’te İslam hakimiyeti, gücünü koruyordu. Fakat Hollanda’da ortaya çıkan farklı oluşumlar, peşi sıra dinsel bölünmeleri meydana getirmişti. Bunun haricinde her iki şehir de bilimsel buluşlar, felsefi tartışmalar ve ilmi çalışmalar hat safhadaydı.
İbni Arabi, içinde yaşadığı coğrafyada geleneksel hale gelen ilim seyahatlerinde bulunmuştu. Bu seyahatler o dönemlerde doğulu ilim adamlarını diğerlerinden ayıran en önemli farklardan biriydi. Ama Spinoza’nın hayatında böyle bir aktivite göremiyoruz. O da çoğu batılının yaptığı gibi ilmi yollarda değil, masa başında edinmiş, seyahatlerini kitapların içinde gerçekleştirmişti.
Her ikisinin de düşünce dünyasında yoğun bir mistisizm atmosferi söz konusuydu. Sebebi eğitimlerinin pek çoğunu din adamlarından almış olmalarıdır. İbni Arabi neredeyse tüm eğitimini Müslüman alimlerden, din konusunda uzman kimselerden almıştı. Spinoza da çok küçük yaşlarda Yahudi okullarına gitmeye başlamış ve İbranice öğrenmişti. İbni Arabi Kuran’ı en iyi şekilde ezberlerken, Spinoza Tevrat’ın çeşitli yorumlarını kanıksamış hatta mukayeseli teoloji dersleri bile almıştı.
İbni Arabi yaşayışıyla tam bir mutasavvıftı. Züht timsali, tekke erbabı ve tasavvuf piri gibi geçirirdi günlerini. Yıllarca bila bedel hizmetinde bulunduğu Kordovalı Fatma’nın bu konuda büyük bir etkisi söz konusudur. Spinoza’nın hayatında da göze ilk çarpan tutum değme softalığıdır. O da mistiklere has bir yaşam sürmüştür. İbni Arabi’den bu konudaki tek farkı biraz politize olması ve bu sebeple başını belaya sokmasıdır.
Bela demişken iki büyük düşünürün en büyük paydası, anlaşılmamaları ve buna bağlı olarak da heretik addedilmeleridir. İbni Arabi, İslam dünyasında büyük bir kitle tarafından “Şeyh-i Ekber” yani “en büyük imam” olarak kabul edildi. Ama diğer taraftan azımsanmayacak bir güruh da ona “Şeyh-i Ekfer” yani “en büyük kafir” dedi. Kitaplarını yasakladı. Öğretilerini saman altı etti. Spinoza bu noktada da İbni Arabi ile aynı kaderi paylaşır. Resmi anlamda dinden aforoz edildiğine dair bir malumatımız olmasa da yaşadığı dönemde dini erkin sert saldırılarına maruz kaldığını biliyoruz. Sonraki dönemlerde de “dininden dönen bir Yahudi” yakıştırmasıyla üzerinde akademik çalışmalar yapıldığına dair kayıtlar var elimizde.
Felsefelerine baktığımızda İbni Arabi ve Spinoza arasında ciddi benzerlikler görmemiz mümkün. İbni Arabi ile özdeşleşen ve onun en büyük nazariyesi olarak görülen Vahdet-i Vücud, Spinoza’nın panteizmiyle ciddi benzerlikler taşır. İkisini birbirine karıştıranları sıkça görürüz. Fakat aralarında yakından alaka bulunması birebir aynı oldukları anlamına gelmez. Bilakis dikkatli bakıldığında iki teori arasında büyük farkların olduğu anlaşılacaktır.
Üretilmiş olan kıymete değer hiçbir şeyi zaman eskitemez. Öyle ya da böyle bir şekilde hak ettiğini bulur. Bugün İbni Arabi’yle de Spinoza’yla da uğraşan, tekfir eden, fikirleriyle savaşan kimse yok. Varsa da dikkate alınmıyorlar. Çünkü bu iki büyük dehanın fikir ve felsefe dünyasına kazandırdığı ufuk artık güpe gün ortada.